Yazar: Psk Mehmet Şerif Yavuz (13.11.2025)
Günümüz dünyasında insanlar, çoğu zaman kendi inançlarını mutlaklaştırırken başkalarının inanç biçimlerini küçümsemekte hiç tereddüt etmiyor. Bilim, din, felsefe ve kişisel kanaatler birbirine karıştırılıyor; kavramlar yer değiştirdikçe tartışmalar da sağlıksız bir zemine oturuyor. Özellikle dinî inanç sahipleri hakkında üretilen kalıp yargılar ve etiketlemeler, çoğu zaman eleştiri adı altında birer saldırı aracına dönüşüyor. Oysa insanı, inancı ve bilimi doğru konumlamak; modern düşünce dünyasında her zamankinden daha fazla entelektüel dürüstlük ve kavramsal netlik gerektiriyor.
Bu yazıda tercih edilen “Pozitivist Keneler ve İnançlı Ateistler” başlığı ise, tartışmayı basitleştirmek için değil; insan algısının sınırlarını görünür kılan biyolojik bir örnek üzerinden, ateizmin epistemolojik iddialarını rasyonel bir zeminde sorgulamanın kapısını aralamak için özellikle seçilmiştir.
Müslüman; Allah’ın varlığına ve birliğine inanır.
Ateist; bir yaratıcı olmadığına inanır.
Agnostik; Tanrı’nın bilinemez olduğuna inanır.
Panteist; doğanın ve doğa yasalarının Tanrı’nın kendisi olduğuna inanır.
Bu konumlanışların tamamı birer inançtır. Her biri kendi inancını tasdik eder, diğerlerini yanlış bulur. Dolayısıyla bu görüşlerin hepsi, hem inanç olmaları hem de kişinin kendi inancını doğrulayıp alternatif inançları reddetmesi bakımından ortak bir yön taşır. İnsan, hangi pozisyonda durursa dursun, en nihayetinde inanma eğiliminde olan bir varlıktır.
Toplumda sık yapılan hatalardan biri, ateizmi “inançsızlık” olarak tanımlamaktır. Oysa bir yaratıcı olmadığına inanmak da bir inançtır. Bu nedenle bir dine mensup kişi ile ateist arasındaki fark “inanmak–inanmamak” ekseninde değil, inanılan şeyin mahiyeti üzerindedir.
Bilim ise doğası gereği yalnızca gözlemlenebilir, test edilebilir ve tekrarlanabilir olgularla ilgilenir. Bilimin müşahede alanına giren unsurlar bunlardır. Bu sınırların dışında kalan konular -ister Tanrı’nın varlığı, ister yokluğu, ister başka bir metafizik iddia olsun- bilimsel yöntemin kapsamı dışındadır. Bu yüzden bilim, kendi müşahede alanının dışındaki meseleler hakkında lehinde ya da aleyhinde herhangi bir iddiada bulunmaz; bulunamaz. Çünkü bilim, pozitivist bir öğreti değildir. Pozitivizm ise müşahede alanı dışındaki hususlarla ilgili hüküm kurması bakımından bizzat kendisi metafizik bir iddiadır; gözlemlenemeyeni yok saymayı felsefî bir zorunluluk olarak ileri sürer. Oysa bilim böyle bir iddiada bulunmaz. Bilimin sınırları dışında bir konuda kesin konuşan kişi, bilimsel bir çıkarım yapmış olmaz; yalnızca kendi metafizik inancını bilimsel bir kisveyle sunmuş olur.
Ne var ki özellikle ateist veya benzeri dünya görüşlerine sahip bazı kişiler, kendi inançlarını tasdik etmek adına bilimi sık sık araçsallaştırır. Bilimin söylemediği şeyleri ona söyletir, bilimsel yöntemin sınırlarını aşarak kendi inançlarını “bilimsel gerçek” gibi sunar. Bu yaklaşım, hem bilime hem de düşünsel dürüstlüğe aykırıdır.
Kenenin Hikâyesi
Orman zemininin karanlığında, yumurtlayabilmek için kan emmeye ihtiyaç duyan dişi keneler bekler. Derilerinde ışığa duyarlı reseptörler bulunur. Bu reseptörler sayesinde yukarıdan gelen ışığı algılar ve dallara, yapraklara doğru yönelirler. Bu harekete “fototaksis” denir.
Kene yeterli ışığa ulaştığında hareketsiz hâle geçer. Bu aşamadan sonra memelilerin salgıladığı uçucu bir biyokimyasal olan aminobütirik asit kokusuna duyarlı hâle gelir. Bir memeli yakından geçtiğinde ve bu kokuyu taşıdığında, kene kendini bir anda boşluğa bırakır. Şanslıysa konaklayacağı hayvanın üzerine düşer.
Düştüğü andan itibaren ışığa duyarlı reseptörleri devreden çıkar; artık onu yönlendiren tek şey ısıdır. Tat alma reseptörleri olmadığı için uygun sıcaklıkta her sıvıyı ayrım gözetmeden emer. Yeterli miktarda kan dmen kene yere düşer yumurtlar ve ölür.
Bir keneden hayatı tanımlamasını istesek, onun dünyası yalnızca üç şeyden ibarettir: ışık, koku ve ısı. Çünkü sahip olduğu duyu yapısı ancak buna imkân verir.
Oysa biz biliriz ki yaşam, kenenin algılayabildiğinden çok daha geniştir. Kenenin bilmemesi, tüm o gerçekliklerin yok olduğu anlamına gelmez; yalnızca onun duyu yapısı bunu kuşatamaz.
İşte ateist ve benzeri inanç türlerine sahip olup müşahede alanının dışındaki unsurları yok sayanların konumu da bu keneyle aynı mesabededir.
İnsan aklının, duyularının ve bilimsel araçlarının erişemediği alanlar vardır. Bir şeyi algılayamamak ya da ölçememek onun yokluğuna delil değildir. Buna rağmen müşahede alanının dışındaki meseleler hakkında kesinlik iddiasıyla konuşmak, epistemik bir taşkınlıktır.
Yobazlık Eleştirisine Dair
Bugün özellikle dinî inancı olan insanlara yöneltilen “yobaz” etiketi büyük ölçüde haksız bir damgalama aracına dönüşmüş durumdadır. Oysa yobazlık, farklı görüşleri yok sayacak ölçüde kendi inancına körü körüne bağlanmayı ifade eder. İlginçtir ki bu ithamı dile getirenlerin bir kısmı, kendi inançlarını —farkında olmaksızın— aynı derecede mutlaklaştırmakta ve farklı inanç biçimlerine yönelik dışlayıcı tutumlar sergilemektedir. Bu yönüyle itham ettikleri davranışın koşullarını bizzat kendileri yerine getirmiş olmaktadır.
Sonuç
Gerçeklik, bizim algılayabildiğimizden çok daha geniştir. İnsan, tıpkı kene gibi, ancak duyularının izin verdiği kadarını görebilir; fakat gerçeklik ve hakikat bundan ibaret değildir.
Bu nedenle bilim dışı alanlar hakkında bilimi referans göstererek kesin hükümler vermek, bilimsel bir yaklaşım değil, metafizik bir inanç beyanıdır. Ve çoğu zaman bu beyanın sahipleri kendi inançlarını fark etmeyecek kadar onlara sıkı sıkıya bağlıdır.
Sonuç olarak, bilimi kendi inançlarını doğrulamak adına araçsallaştıran bu yaklaşım, ne bilimin gerçek sınırlarını kavrayabilen bir anlayışa, ne de dinin düşünsel derinliğini idrak edebilen bir perspektife sahiptir.
